TR-Dizin İndeksli Yayınlar Koleksiyonu

Permanent URI for this collectionhttps://hdl.handle.net/20.500.14627/9

Browse

Search Results

Now showing 1 - 10 of 13
  • Article
    Bedenselin Yankıları: The Return of the Native Romanında Beden ve Doğanın Bağıntılı Ontolojisi
    (2025) Çün, Başak
    Bu makale, Thomas Hardy’nin (1840-1928) The Return of the Native romanında duygulanım ve bedensellik arasındaki etkileşimi, Maurice Merleau-Ponty’nin beden fenomenolojisini de kapsayarak incelemektedir. Dilsel yapıları aşan, bedenler ve çevreler arasındaki dinamik ilişki olarak tanımlanan duygulanım, bedensel algı ve dış çevre arasındaki sınırları yeniden belirler. Viktorya dönemi beden-zihin ikiliği, Hardy’nin karakterlerinin ve doğasının, duyumsal deneyimlerin özne ve nesne arasındaki ayrımları erittiği geçirgen bir düzleme yerleştirilmesiyle yeniden değerlendirilmektedir. Makale, yüzü birincil duyumsal geçit olarak tartışmakta, bunun yanı sıra Hardy’nin Eustacia Vye ve Clym Yeobright gibi karakterleri tasvir etme biçiminin, bedensel olan ve doğa bileşenleri arasındaki girift ara bağlantıyı dışa vurduğunu anlatmaktadır. Görme ve duyma gibi duyum şekilleri, romanda algının akışkanlığını vurgularken, romandaki fundalık, yaşayan, insan varlığıyla dolaşık, duygulanımsal bir varlık olarak ön plana çıkmaktadır. Dolayısıyla makale, algıyı bedenleşmiş bir süreç olarak çerçeveleyerek, Hardy’nin anlatısını, Kartezyen ikiciliğe meydan okuyan duygulanımsal takaslar sahası olarak çalışmaktadır. Maddesellik ve bedensel olanı, bağıntısal bir ontoloji içerisinde betimlemektedir.
  • Article
    Virginia Woolf’un “Street Haunting: A London Adventure” Denemesinde Şehirde Dolaşmanın Kadın Biçimi
    (2025) Uyurkulak, Serhat
    Bu makale, Virginia Woolf’un 1927 tarihli “Street Haunting: A London Adventure” başlıklı denemesini ve buradaki aylak kent gezginliğinin (flânerie) kadına özgü tasvirini ele almaktadır. Makalenin başında edebiyat çalışmalarında mekânın önemi ve güncel akademik incelemelerde gözlemlenen ve “mekânsal dönüş” adı verilen değişim kaydedilmektedir. Ardından, şehirlerin modernist edebiyattaki rolüne, özellikle de bu akıma mensup metinlerdeki yer ve zamanları, anlatı özelliklerini ve temaları şekillendirmedeki etkisine değinilmektedir. Ayrıca, Henri Lefebvre ve Yi-Fu Tuan gibi “mekânsal dönüş”ün öncüleri arasında yer alan isimlerin temel fikirlerine genel bir bakış sunulmaktadır. Çalışmada Woolf’un denemesinin aylak kent gezginliği üzerine benzersiz bir yaklaşım sergilediği, yazarın şehir sokaklarında bir içe bakış ve duygusal derinlik hissiyle dolaştığı öne sürülmektedir. Woolf’un şehir manzarasına dair gözlemleri ve şehirdeki yabancılarla karşılaşmaları, günlük yaşamın olanca karmaşıklığını yansıtan zengin bir potansiyel anlatı dokusu yaratmasına olanak tanımaktadır. Bu çalışmada ayrıca Michel de Certeau’nun yürümeyi bir tür taktiksel-retorik direniş ve anlam yaratma edimi olarak ortaya koyduğu kuramı tartışılmakta ve de Certeau’nun fikirlerinin Woolf’un denemesiyle ilişkisi öne çıkarılmaktadır. Woolf’un aylak kent gezginliği, erkek “flanör” figüründen farklı olarak yalnızca şehir kalabalığının ve çevrenin mesafeli biçimde gözlemlenmesiyle ilgili değildir, aynı zamanda yazarlığa dair bir yön de barındırmaktadır zira Woolf, şehirde dolanırken yaşadığı duyguları ve deneyimleri yazdıklarına yansıtmaktadır. Bu incelemede esas olarak Woolf’un kadın aylak kent gezgini (flanöz) tasvirinin geleneksel kamusal alan anlayışlarına meydan okuduğu, kadınların deneyimlerinin kentsel çevreyi ve bu çevrenin temsillerini yeniden tanımladığı vurgulanmaktadır.
  • Article
    Shirley Jackson’ın “The Lottery” Öyküsünde Kötülüğün Sıradanlığı ve Araçsal Akıl
    (2025) Uyurkulak, Serhat
    Bu makale, Hannah Arendt ve Max Horkheimer’ın kuramsal çerçevelerini kullanarak Shirley Jackson’ın “The Lottery” başlıklı kısa öyküsünün ayrıntılı bir yorumunu sunmaktadır. Öykünün okuyucuda yarattığı dehşeti insan doğasındaki zalimliğe ya da kör gelenekçiliğe bağlayan nispeten basitleştirici açıklamaların aksine bu çalışma, öyküdeki toplu öldürme ritüelinin bürokratik ve gayrişahsi şekilde gerçekleştirilmesiyle ortaya çıkan kötülüğün sıradanlığı ve araçsal akıl kavramları üzerinden bir metin çözümlemesi sunmaktadır. Bu incelemede, “The Lottery” öyküsündeki köylülerin eylemlerinin içsel bir kötülükten değil aklın araçsallaştırılmasından ve siyasal gücün bürokratikleşmesinden kaynaklandığı savunulmaktadır. Bu durum, Arendt’in tezine uygun olarak, sıradan bireylerin eleştirel bir akıl yürütmeksiniz tamamen “düşüncesiz” bir şekilde hareket ettiklerinde vahşet dolu eylemleri hayata geçirebildiklerini göstermektedir. Ayrıca, köylülerin geleneğe bağlılığı geçmişe yönelik aşırı bir saygıdan değil onu yönetici bir otorite olarak kabul etmelerinden ileri gelmektedir. Bu durumda asıl fetişleştirilen, Horkheimer’ın araçsal akıl kavramını örnekleyen bir biçimde insanların geleneğe sadakatle uymalarını sağlayan verimlilik veya etkililik prosedürü olmaktadır. Bu açıdan Jackson’ın kısa öyküsü, özellikle II. Dünya Savaşı sonrası bağlamda, herhangi bir şekilde sınırlandırılmamış araçsal aklın modern toplumda taşıdığı tehlikeler hakkında çarpıcı bir uyarı niteliği taşımaktadır.
  • Article
    Allegory of Risk Society in John Cheever’s “The Swimmer”
    (2025) Uyurkulak, Serhat
    Bu makale, Ulrich Beck’in “risk toplumu” kavramının, özellikle belirsizlik, felaket ve risk gibi temaları ele alan edebi metinleri yorumlamak için yeni bir çerçeve sunduğunu öne sürmektedir. Beck’in teorisi, geleneksel toplumlardan modern ve sanayi sonrası toplumlara geçişi, risk, tehlike ve felaket algıları temelinde ele alır. Bu çalışma, endüstriyel toplumdan geç modern topluma geçişin izlerini kaydeden bir eser olarak John Cheever’ın 1964 tarihli çığır açıcı kısa öyküsü “The Swimmer”ı incelemektedir. Beck’in çalışmaları sosyolojide önemli etkiler bırakmış ancak sınırlı sayıdaki iklim değişikliği, çevresel yıkım ve nükleer felaket anlatısı dışında edebiyat incelemelerinde yeterince kullanılmamıştır. Cheever’ın anlatısı, bu makalede, ana karakteri Neddy Merrill’in gerçeküstü ve okurda yön kaybı deneyimi oluşturan yolculuğu üzerinden 1960’larda Amerika Birleşik Devletleri’nde risk toplumunun yükselişini gösteren bir alegori olarak değerlendirilmektedir. “The Swimmer” Amerikan rüyasının ve müreffeh banliyö yaşamının varoluşsal çöküntüsünün bir eleştirisi olarak analiz edilmekte, ana karakterin banliyö havuzlarında yaptığı sıra dışı yolculuk ise endüstriyel modernitenin nispeten öngörülebilir, düzenli dünyasından sanayi sonrası toplumun karmaşık ve istikrarsız koşullarına geçişin bir simgesi olarak okunmaktadır. Bu makale, bahsi geçen kısa öyküsünde Cheever’ın bir dönemin güvensizliğe, yabancılaşmaya ve riske dair artan toplumsal bilincini başarıyla yansıttığını iddia etmektedir. Bu yönüyle mevcut çalışma, Cheever’ın öyküsü üzerine yapılan sınırlı akademik tartışmalara bir katkıda bulunmakta, edebiyat ile sosyolojik teori arasındaki kesişime dair yeni bir bakış açısı sunmaktadır.
  • Article
    James Joyce’un Ulysses Romanında Biçim: Parçalanma ve Kapanış
    (2022) Uyurkulak, Serhat
    James Joyce’un modernist edebiyatın başyapıtlarından biri kabul edilen Ulysses başlıklı romanı 1918-1920 yılları arasında tefrika edilmiş ve 1922 yılında kitap olarak yayımlanmıştır. Hem tefrika edildiği dönemde hem de yayımlanmasından bu yana Ulysses hakkında yoğun tartışmalar yapılmış, roman farklı yorumlama çerçevelerinden ele alınmaya çalışılmıştır. Bu yorumlama ve çözümleme çabalarında Ulysses’in olağanüstü bir çeşitlilik gösteren biçimsel özelliği her zaman önemli bir yer işgal etmiştir. Bu makalede James Joyce’un romanına yönelik belli başlı biçimsel çözümleme yaklaşımları üzerinde durulmakta, bu yaklaşımlarda Ulysses’e dair ne tür yorumlama pratikleri gerçekleştirildiği ve metnin tümüyle ilgili ne gibi anlam arayışlarına girişildiği ele alınmaktadır. Makalede yapılan tartışmada, Ulysses’in biçiminin müzikal okuması da dâhil olmak üzere, Homeros’un Odysseia destanını ve bu metnin içeriğini Joyce’un eserine birebir eşleyerek uygulamayı tercih eden yaklaşımların sorunlu yanları vurgulanmaktadır. Bunun yanında, Ulysses’in biçimsel çözümlemelerinde modernist edebiyatın ortaya çıktığı dönemin egemen toplumsal ve öznel deneyimi olan parçalanma ve bütünlük kaybı olgularının mutlaka merkezde yer alması gerektiği öne sürülmektedir.
  • Article
    Yılmaz Güney’in Yaşam Öyküsü ve Sinema Sanatına Genel Bir Bakış
    (2019) Hayır, Celal
    Yılmaz Güney, Türkiye sanat tarihine çok yönlü bir sanatçı (sinemacı) olarak damgasını vurmuş bir kişidir. Aktör, senarist, yönetmen ve yapımcı kişiliğinin yanı sıra, roman, öykü yazarı olarak da çok başarılara imza atmıştır. Çok yönlü aydın bir sanatçı kişiliği ve sorumluluğu ile sosyal-siyasal çalkantılar, bölünmüşlükler, toplumsal huzursuzluk ve ekonomik sıkıntıların hüküm sürdüğü bir Türkiye’de, gerek sanatsal eserleri ile gerekse sinemasal yapıtlarında sorunlara karşı duyarlı bir yaklaşım sergilemiştir. Türkiye toplumunun feodal çelişkilerini, ağı koşullar altında yaşayışını abartıya ve slogancılığa kaçmadan sinemasal toplumsal gerçekçi bir dille aktarma uğraşısına girmiştir. 1960’larda, Yeşilçam’ın yıldız oyuncu sistemi kastını kırarak kendi bireysel çabasıyla tırmanışa geçen Yılmaz Güney, Türkiye halkının gönlünde “Çirkin Kral”lık mertebesine kadar yükselerek efsaneleşmeyi başarmış ve oyunculukla ilgili alışılmış kalıpları yıkarak alternatif kimliğiyle kendisinden sonra bir çok oyuncuyu da etkilemiştir. Özellikle 1970’lerde hem yönetmen hem senaryocu ve hem de yapımcı olarak gerçekleştirdiği eserlerle Yeşilçam’a yön verdiği gibi, Yeşilçam sineması içinde alternatif- muhalif- yeni bir sinemanın oluşmasına önayak olmuştur. Yılmaz Güney sinemasını anlamak ve hakkında doğru tespitler yapabilmek için onun sinema serüvenini yasam öyküsüyle birlikte ele almakta fayda var.
  • Article
    Doris Lessing’in the Golden Notebook Ve the Diary of a Good Neigbour Adlı Romanlarında Diyalojik Benliğe Yolculuk
    (2023) Çün, Başak
    Doris Lessing’in The Golden Notebook (1962) ve The Diary of a Good Neighbour (1983) isimli romanları, ana karakterleri Anna ve Janna’nın hayata ve benliğe yönelik algılarına ışık tutarlar. Rus dilbilimci ve edebi kuramcı Mikhail M. Bakhtin’in diyalojik bakış açısından bakıldığı zaman, her iki roman da hayat deneyimlerinin monolojik bir sonucu olarak gelişen benlik ile, diyalojik olarak oluşturulan bir benliğe, dolayısıyla da hayata geçiş için duyulan ihtiyaç arasındaki çatışmalara değinmeleri bakımından dikkat çeker. Romanlar, bireyin benliğini ve çevresini anlama yöntemindeki tek taraflı gözleme değinirken, bu monolojik tutumun psikolojik ve sosyal sonuçlarını eleştiren bir yöne de sahiptirler. Bu çalışma, Lessing’in bu iki romanında, Bakhtin’in diyalojik prensibine dayanan diyalojik benlik kavramının nasıl mümkün olduğunu ortaya koymaktadır. Ana karakterlerin kendi benlikleriyle ilişkilerini analiz ederken, benlikle ve dünyayla kurmuş oldukları monolojik etkileşimin, yeni algılarından beslenerek, yaşayan, diyalojik bir türe dönüştüğünü savunmaktadır.
  • Article
    Seni Gırtlaktan Seviyorum: William S. Burroughs’un Yapıtında Sesaltı Konuşma ve Bozulmuş Özduyum
    (2023) Ustun, Berkay
    Amerikalı yazar William S. Burroughs’un yapıtını baştan başa kateden sesaltı konuşma kavramı istemsiz bir biteviyelik ile tanımlanır. Burroughs kavramı davranışçı psikolog John B. Watson’ın 1920 ve 1930’larda yaptığı ve düşünmeyi konuşma ve gırtlaktaki tezahürleri üzerinden açıklama gayretindeki çalışmalarından ödünç alır. Bu vizyonu benimser gibi olsa da yazar sessizliğin imkansızlığına dayanan bir tâbi olma haline vurgu yaparak sesaltı konuşma kavramına daha pragmatik ve deneysel bir yaklaşım getirir. Burroughs bu tarif edilmesi zor dil pratiğini ve ona dair söylemi mimetik bir müdahalenin nesnesi kılar ve “kesme” dahil biçimsel deneylerini sesaltı konuşmanın kayıtları haline getirir; amaç sesaltı konuşmayı ivmelendirip en aşırı sonuçlarına vardırarak zorlantılı niteliğini etkisiz kılmaktır. Bu deneyler tâbi olma halini ortadan kaldırmak yerine yeniden üretir gibi olunca, Burroughs başka yaklaşımların imkanını sorgular: Bu sefer organizma ve evrim anlatı malzemesi olacak ve insan gırtlağı türlü işlevleriyle Burroughs’un söyleminin merkezine yerleşecektir. Böylece Burroughs’un yapıtı felsefi ve antropolojik yankıları olan zengin bir dizi “organolojik” soruşturmaya açılacaktır. Örneğin, Deleuze ve Guattari gibi felsefeciler Burroughs’un eserinde “organsız beden” kavramı için bir kaynak ve esin buluyorken, fenomenolojinin de sesaltı konuşma kavramına taze bir kavrayış getirebileceği görülecektir. Özetle, bu makale kökeninde davranışçı bir kavram olan sesaltı konuşma kavramının Burroughs’un eserinde çok katmanlı bir yapısı olduğunu ve eleştirel bir söylemin yanı sıra kesme, “routine” gibi biçimsel deneyleri ve evrime yönelik spekülasyonu da harekete geçirdiğini gösterir.
  • Article
    Ezra Pound ve A. H. Tanpınar: Modernist Dünya Edebiyatında İki Otantiklik Biçimi
    (2023) Uyurkulak, Serhat
    Bu çalışma, yerleşik edebiyat tarihi anlatılarında Batıya özgü bir akım olarak değerlendirilen modernist edebiyatın küresel bir nitelik taşıdığı ve tüm dünyada bu edebiyatın kapsamına giren eserler üretildiği iddiasına dayanmaktadır. Bu iddianın temelinde bizzat modernlik olarak adlandırılan durumun dünyasal bir nitelik taşıması yatmaktadır. Modernlik, sömürgecilik ve emperyalizm yanında dünyanın çeşitli bölgelerinde görülen modernleşme ve Batılılaşma projeleriyle birlikte tüm dünyayı kapsayan bir olgu hâline gelmiştir. Bu makale, modernist edebiyatı kendinden önceki akımlardan ayıran biçimsel ve teknik yeniliklerin, modernlik durumunun ortaya çıkardığı yeni öznel ve toplumsal deneyimleri temsil etme ve bunlara karşılık verme çabasından kaynaklandığını öne sürmektedir. Bu bağlamda Ezra Pound’un “In a Station of the Metro” adlı şiiriyle Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur (A Mind at Peace) başlıklı romanı incelenmekte, bu eserlerin taşıdıkları biçimsel ve teknik özellikler ortak bir modernlik deneyimi üzerinden tartışılmaktadır. Farklı coğrafyalarda değişik biçim ve içeriklerle yaşanan bu ortak deneyim parçalanma, bütünlük hissinin kaybı, yabancılaşma ve bunların doğurduğu otantiklik arzusu olarak tespit edilmiştir. Pound’un şiirindeki imge anlayışıyla Tanpınar’ın romanındaki rüya estetiği yönteminin, ortak parçalanma deneyimine ve otantiklik arayışına bağlı geliştirilen iki edebi buluş olduğu gösterilmiştir. Ayrıca çalışmada Pound’un ve Tanpınar’ın tahayyül ettiği iki ayrı otantiklik biçiminin özgün nitelikleri ele alınmıştır.
  • Article
    Aylak Adam Romanı: Varoluşçu Bir Bakış
    (2023) Özkılıçcı, Gökçe
    “Varoluş özden önce gelir” sözüyle özetlenebilecek varoluşçuluk 19. yüzyılın sonlarında edebiyat, tiyatro ve psikoloji başta olmak üzere pek çok alana etki etmiştir. Bu çalışmanın amacı, Türk edebiyatının önemli isimlerinden biri olan Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam romanını varoluşçu felsefenin ve psikolojinin temel kavramlarını göz önünde bulundurarak incelemektir. Bu kapsamda öncelikle eserin yazarı olan Yusuf Atılgan hakkında kısa bir bilgilendirme yapılacaktır. İzleyen bölümlerde adı geçen eserde yaşanan olaylar ve ana karakter (C.) varoluşçu felsefenin önde gelen isimlerinin üzerine düşündükleri bazı kavramlar çerçevesinde yorumlanacaktır. Bu çalışma, soyut bir kavram olan varoluşçuluğun ve onun ortaya attığı meselelerin Türkçe kaleme alınmış Aylak Adam romanında nasıl kurgulandığını ve şekillendiğini göstermenin bir aracı olmayı hedeflemektedir.