TR-Dizin İndeksli Yayınlar Koleksiyonu

Permanent URI for this collectionhttps://hdl.handle.net/20.500.14627/9

Browse

Search Results

Now showing 1 - 8 of 8
  • Article
    Virginia Woolf’un “Street Haunting: A London Adventure” Denemesinde Şehirde Dolaşmanın Kadın Biçimi
    (2025) Uyurkulak, Serhat
    Bu makale, Virginia Woolf’un 1927 tarihli “Street Haunting: A London Adventure” başlıklı denemesini ve buradaki aylak kent gezginliğinin (flânerie) kadına özgü tasvirini ele almaktadır. Makalenin başında edebiyat çalışmalarında mekânın önemi ve güncel akademik incelemelerde gözlemlenen ve “mekânsal dönüş” adı verilen değişim kaydedilmektedir. Ardından, şehirlerin modernist edebiyattaki rolüne, özellikle de bu akıma mensup metinlerdeki yer ve zamanları, anlatı özelliklerini ve temaları şekillendirmedeki etkisine değinilmektedir. Ayrıca, Henri Lefebvre ve Yi-Fu Tuan gibi “mekânsal dönüş”ün öncüleri arasında yer alan isimlerin temel fikirlerine genel bir bakış sunulmaktadır. Çalışmada Woolf’un denemesinin aylak kent gezginliği üzerine benzersiz bir yaklaşım sergilediği, yazarın şehir sokaklarında bir içe bakış ve duygusal derinlik hissiyle dolaştığı öne sürülmektedir. Woolf’un şehir manzarasına dair gözlemleri ve şehirdeki yabancılarla karşılaşmaları, günlük yaşamın olanca karmaşıklığını yansıtan zengin bir potansiyel anlatı dokusu yaratmasına olanak tanımaktadır. Bu çalışmada ayrıca Michel de Certeau’nun yürümeyi bir tür taktiksel-retorik direniş ve anlam yaratma edimi olarak ortaya koyduğu kuramı tartışılmakta ve de Certeau’nun fikirlerinin Woolf’un denemesiyle ilişkisi öne çıkarılmaktadır. Woolf’un aylak kent gezginliği, erkek “flanör” figüründen farklı olarak yalnızca şehir kalabalığının ve çevrenin mesafeli biçimde gözlemlenmesiyle ilgili değildir, aynı zamanda yazarlığa dair bir yön de barındırmaktadır zira Woolf, şehirde dolanırken yaşadığı duyguları ve deneyimleri yazdıklarına yansıtmaktadır. Bu incelemede esas olarak Woolf’un kadın aylak kent gezgini (flanöz) tasvirinin geleneksel kamusal alan anlayışlarına meydan okuduğu, kadınların deneyimlerinin kentsel çevreyi ve bu çevrenin temsillerini yeniden tanımladığı vurgulanmaktadır.
  • Article
    James Joyce’un Ulysses Romanında Biçim: Parçalanma ve Kapanış
    (2022) Uyurkulak, Serhat
    James Joyce’un modernist edebiyatın başyapıtlarından biri kabul edilen Ulysses başlıklı romanı 1918-1920 yılları arasında tefrika edilmiş ve 1922 yılında kitap olarak yayımlanmıştır. Hem tefrika edildiği dönemde hem de yayımlanmasından bu yana Ulysses hakkında yoğun tartışmalar yapılmış, roman farklı yorumlama çerçevelerinden ele alınmaya çalışılmıştır. Bu yorumlama ve çözümleme çabalarında Ulysses’in olağanüstü bir çeşitlilik gösteren biçimsel özelliği her zaman önemli bir yer işgal etmiştir. Bu makalede James Joyce’un romanına yönelik belli başlı biçimsel çözümleme yaklaşımları üzerinde durulmakta, bu yaklaşımlarda Ulysses’e dair ne tür yorumlama pratikleri gerçekleştirildiği ve metnin tümüyle ilgili ne gibi anlam arayışlarına girişildiği ele alınmaktadır. Makalede yapılan tartışmada, Ulysses’in biçiminin müzikal okuması da dâhil olmak üzere, Homeros’un Odysseia destanını ve bu metnin içeriğini Joyce’un eserine birebir eşleyerek uygulamayı tercih eden yaklaşımların sorunlu yanları vurgulanmaktadır. Bunun yanında, Ulysses’in biçimsel çözümlemelerinde modernist edebiyatın ortaya çıktığı dönemin egemen toplumsal ve öznel deneyimi olan parçalanma ve bütünlük kaybı olgularının mutlaka merkezde yer alması gerektiği öne sürülmektedir.
  • Article
    Savaş Sonrası Amerikan Estetik Kuramında Gestalt’tan Örüntüye Geçiş: Rudolf Arnheim ve György Kepes’in Çalışmaları
    (2023) Ustun, Berkay
    Bu makale örüntü olarak bilinen kavramın ortaya çıkardığı estetik sorunları tanımlamaya çalışıyor ve bu projede karşısında iki rakip kavram çerçevesi ya da kuram buluyor: Gestalt psikolojisi ve enformasyon teorisi. İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerikan sanat kuramı ve teknoloji kültürünü bağlam olarak alarak, Rudolf Arnheim ve György Kepes’in metinleriyle eleştirel bir diyaloğa girişiyor. Makale iki kuramcının da tanığı oldukları bilişim alanındaki ve veri temelli bilgi kuramlarındaki ilerlemelerle (makine öğrenmesi dâhil olmak üzere) ciddi bir hesaplaşmaya girdiklerini gösteriyor. Felsefi sorunlara vurgu yaparak örüntünün temelinde yatan soyutlama meselesinin, zamansallığın ve öznellik boyutunun üzerine eğilirken, temel karşıtlıklar olan ayrık ve bütünsel kodlama ile nitelik ve niceliğin oyununa da dikkat çekiyor. Son olarak, Kepes’in sanat ve bilim arasındaki ilişkilere müdahalesinden yola çıkarak, örüntü sorununu bilim tarihi alanında yürütülen nesnellik tartışmaları bağlamına yerleştiriyor, bu noktada da Lorraine Daston ve Peter Galison’ın; ama özellikle de Donna Haraway gibi yazarların önemli çalışmalarından yararlanıyor.
  • Article
    Doris Lessing’in the Golden Notebook Ve the Diary of a Good Neigbour Adlı Romanlarında Diyalojik Benliğe Yolculuk
    (2023) Çün, Başak
    Doris Lessing’in The Golden Notebook (1962) ve The Diary of a Good Neighbour (1983) isimli romanları, ana karakterleri Anna ve Janna’nın hayata ve benliğe yönelik algılarına ışık tutarlar. Rus dilbilimci ve edebi kuramcı Mikhail M. Bakhtin’in diyalojik bakış açısından bakıldığı zaman, her iki roman da hayat deneyimlerinin monolojik bir sonucu olarak gelişen benlik ile, diyalojik olarak oluşturulan bir benliğe, dolayısıyla da hayata geçiş için duyulan ihtiyaç arasındaki çatışmalara değinmeleri bakımından dikkat çeker. Romanlar, bireyin benliğini ve çevresini anlama yöntemindeki tek taraflı gözleme değinirken, bu monolojik tutumun psikolojik ve sosyal sonuçlarını eleştiren bir yöne de sahiptirler. Bu çalışma, Lessing’in bu iki romanında, Bakhtin’in diyalojik prensibine dayanan diyalojik benlik kavramının nasıl mümkün olduğunu ortaya koymaktadır. Ana karakterlerin kendi benlikleriyle ilişkilerini analiz ederken, benlikle ve dünyayla kurmuş oldukları monolojik etkileşimin, yeni algılarından beslenerek, yaşayan, diyalojik bir türe dönüştüğünü savunmaktadır.
  • Article
    Seni Gırtlaktan Seviyorum: William S. Burroughs’un Yapıtında Sesaltı Konuşma ve Bozulmuş Özduyum
    (2023) Ustun, Berkay
    Amerikalı yazar William S. Burroughs’un yapıtını baştan başa kateden sesaltı konuşma kavramı istemsiz bir biteviyelik ile tanımlanır. Burroughs kavramı davranışçı psikolog John B. Watson’ın 1920 ve 1930’larda yaptığı ve düşünmeyi konuşma ve gırtlaktaki tezahürleri üzerinden açıklama gayretindeki çalışmalarından ödünç alır. Bu vizyonu benimser gibi olsa da yazar sessizliğin imkansızlığına dayanan bir tâbi olma haline vurgu yaparak sesaltı konuşma kavramına daha pragmatik ve deneysel bir yaklaşım getirir. Burroughs bu tarif edilmesi zor dil pratiğini ve ona dair söylemi mimetik bir müdahalenin nesnesi kılar ve “kesme” dahil biçimsel deneylerini sesaltı konuşmanın kayıtları haline getirir; amaç sesaltı konuşmayı ivmelendirip en aşırı sonuçlarına vardırarak zorlantılı niteliğini etkisiz kılmaktır. Bu deneyler tâbi olma halini ortadan kaldırmak yerine yeniden üretir gibi olunca, Burroughs başka yaklaşımların imkanını sorgular: Bu sefer organizma ve evrim anlatı malzemesi olacak ve insan gırtlağı türlü işlevleriyle Burroughs’un söyleminin merkezine yerleşecektir. Böylece Burroughs’un yapıtı felsefi ve antropolojik yankıları olan zengin bir dizi “organolojik” soruşturmaya açılacaktır. Örneğin, Deleuze ve Guattari gibi felsefeciler Burroughs’un eserinde “organsız beden” kavramı için bir kaynak ve esin buluyorken, fenomenolojinin de sesaltı konuşma kavramına taze bir kavrayış getirebileceği görülecektir. Özetle, bu makale kökeninde davranışçı bir kavram olan sesaltı konuşma kavramının Burroughs’un eserinde çok katmanlı bir yapısı olduğunu ve eleştirel bir söylemin yanı sıra kesme, “routine” gibi biçimsel deneyleri ve evrime yönelik spekülasyonu da harekete geçirdiğini gösterir.
  • Article
    Ezra Pound ve A. H. Tanpınar: Modernist Dünya Edebiyatında İki Otantiklik Biçimi
    (2023) Uyurkulak, Serhat
    Bu çalışma, yerleşik edebiyat tarihi anlatılarında Batıya özgü bir akım olarak değerlendirilen modernist edebiyatın küresel bir nitelik taşıdığı ve tüm dünyada bu edebiyatın kapsamına giren eserler üretildiği iddiasına dayanmaktadır. Bu iddianın temelinde bizzat modernlik olarak adlandırılan durumun dünyasal bir nitelik taşıması yatmaktadır. Modernlik, sömürgecilik ve emperyalizm yanında dünyanın çeşitli bölgelerinde görülen modernleşme ve Batılılaşma projeleriyle birlikte tüm dünyayı kapsayan bir olgu hâline gelmiştir. Bu makale, modernist edebiyatı kendinden önceki akımlardan ayıran biçimsel ve teknik yeniliklerin, modernlik durumunun ortaya çıkardığı yeni öznel ve toplumsal deneyimleri temsil etme ve bunlara karşılık verme çabasından kaynaklandığını öne sürmektedir. Bu bağlamda Ezra Pound’un “In a Station of the Metro” adlı şiiriyle Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur (A Mind at Peace) başlıklı romanı incelenmekte, bu eserlerin taşıdıkları biçimsel ve teknik özellikler ortak bir modernlik deneyimi üzerinden tartışılmaktadır. Farklı coğrafyalarda değişik biçim ve içeriklerle yaşanan bu ortak deneyim parçalanma, bütünlük hissinin kaybı, yabancılaşma ve bunların doğurduğu otantiklik arzusu olarak tespit edilmiştir. Pound’un şiirindeki imge anlayışıyla Tanpınar’ın romanındaki rüya estetiği yönteminin, ortak parçalanma deneyimine ve otantiklik arayışına bağlı geliştirilen iki edebi buluş olduğu gösterilmiştir. Ayrıca çalışmada Pound’un ve Tanpınar’ın tahayyül ettiği iki ayrı otantiklik biçiminin özgün nitelikleri ele alınmıştır.
  • Article
    Mekân Üzerine Sorunsallar ve Kavrayışlar: Fenomenoloji Kuramının Yirminci Yüzyılın Mekân Anlayışına Etkileri
    (2020) Önal, Feride; Ulubay, Serhat
    Yirminci yüzyıl, mekân üzerine kavramsallaşmaların yoğunlaştığı bir zaman dilimi olmuştur. Kartezyen felsefenin rasyonelleştirici ve matematiksel kabullerle netliğe dayalı, mekânı kavrama biçimi sarsılmış, duyuların, algıların, bilincin öne alındığı, mekânın çok anlamlılığının önemsendiği kavrayış biçimi öne çıkmıştır. Bu durum, farklı bakış açıları ve sorgulama yöntemleriyle mekânın kavramsallaştırılmasının yolunu açmış, anlamını zenginleştirmiştir. Kuşkusuz, buradaki önemli rol, fenomenolojik düşünce biçiminin getirdiği, kökene dair sorular sorma ve benliğimize ait edimleri önemseme etkinliğine aittir. Fenomenolojik düşünce biçiminin, yirminci yüzyıl mekân kavrayışına ilişkin çok yönlü sorgusu, mekânın toplumsal, kültürel, psikolojik vb. yönelimle anlam sahasını genişletmiş, rasyonel ölçütler aracılığıyla algılama aralığına sıkışmış mekân düşüncesinin sınırlılığını ortadan kaldırmıştır. Bu çalışmada, yirminci yüzyılın mekân kavramsallaştırmasında önemli katkıları olan kuramcıların söylem ve düşünceleri üzerinden, mekân algısının değişimi, değişen kavrama biçimiyle beraber, kartezyen felsefeye yönelik eleştiriler ve fenomenolojik yaklaşımla mekânı okuma yöntemleri analiz edilmiş ve karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir.
  • Article
    A Micrology of Pattern Recognition in Philip K. Dick's <i>a Scanner Darkly</I>
    (Istanbul Univ, Fac Letters, 2023) Ustun, Berkay
    This article is a conjointly formal and thematic inquiry dedicated to unpacking the internal coherence of Philip K. Dick's A Scanner Darkly (1976). Organized around the unifying problem of pattern recognition, the article clarifies the deep congruence that exists between the seemingly unrelated imaginary technologies of the novel, used on both sides of the central demarcation that divides the identity of its protagonist: law enforcement and the trade in controlled substances. While it benefits from concepts designed to investigate science fiction as a genre, it also brings in discourses developed to make sense of media technologies in the real world. Guarding against the danger of eclipsing the text under information about the media historical context, this article allies media theory with narrative analysis and relies on "micrology" as a strategy of selective close reading following the logic of detection, recognition, and the failures thereof in the novel. This manner of inquiry allows me to specify the nature of pattern recognition as a lost capacity in the narrative arc, tracking the problems of information theory and the decline of cognitive capacities, as well as demonstrating their immanence to a single complex of ideas. In this sense, what belongs to intellectual history in the following discussion, is subject to the requirement that it makes the technological and psychological aspects of the narrative more intelligible and respond to the unique challenges of its combination of estranging world-building and all too familiar countercultural tropes.